Türkiye’de uzun süredir gündemde olan nükleer enerji hususunda kelam etmek düştü bize. Zira geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Putin, Mersin’in Akkuyu Bölgesi’nde inşa edilecek olan nükleer santralin temelini attılar. Ben de, favorilere eklediğim Gün Zileli’nin internet sayfasında Paradigmanın İflası ile büyük bir başarıya imza atmış olan Fikret Başkaya’nın yazısı ile karşılaştım. İşbu köşe yazısında, Başkaya’nın mezkûr makalesinden de yararlanacağım.

Hükümetin ısrarla iyi diye lanse ettiği nükleer enerji, toplumun bilinçli kısmı tarafından da şiddetle eleştiriliyor. Toplum, bu hususta dahi ikiye bölünmüş durumda ne yazık ki…

Nükleer enerjiyi savunanlar, söz konusu teknoloji ile birlikte Türkiye’nin ekonomik anlamda refaha kavuşacağını belirtiyor. Oysa bunun bir aymazlık olduğu apaçık ortada. Zira, denildiğine göre santralin tüm reaktörleri çalışmaya başladığında ülke elektriğinin yüzde onu buradan karşılanacak. Ancak asıl önemli konu olan söz konusu nükleer santralin çevreye, canlılara, insanlara ne kadar zarar vereceğinin oranıdır… Benim diyen teknisyen, mühendis, siyasetçi bunu açıklayabilir mi?

Nükleer enerji hususunda hükümetin yanında yer alanların öne sürdüğü bir bahane de inşaat süresinde on bin kişinin inşaatta çalışacağı ve inşaat tamamlandıktan sonra da üç bin beş yüz kişinin istihdam edileceği üzerine kuruludur. Bu, sanırım hayatımda duyduğum en büyük demagojilerden biri, hatta oportünistlik, hatta aymazlık. Şöyle ki; siz on bin kişinin istihdam yaratacağı bir tesisi daha uygun maliyetlere göre de kurabilir ve doğaya, canlılara herhangi bir zarar vermemeyi de başarabilirsiniz. Bu noktada Başkaya, Avrupa’da yenilenebilir enerjide oluşturulan istihdamın, nükleer enerjiden beş kat daha fazla olduğunu belirtiyor.

Beni korkutan ve esas olarak endişelendiren temel konu ise, olası bir nükleer kaza sonrası başımıza gelecek olanlar. Zira benim diyen kitle imha silahlarından daha etkili, daha sinsi, kesin ölümcül ve daha acı bir güç olamaz diyebilirsiniz. Japonya gibi teknolojisi ile övünülen bir ülke bile, karşı karşıya kaldığı nükleer kazalar karşısında aciz duruma düşebiliyor. Türkiye’de doğru düzgün yapılan işlerin sayısının oldukça az olduğu göz önüne alınırsa, Allah korusun ki böyle bir durumda tam anlamıyla felaketle karşı karşıya kalırız. Zira ne üniversitelerimizde müspet ilim okutuluyor ne siyaset arenasında siyasiler ahlâktan bahsediyor ne de toplumun her kesimi dürüstlüğün, erdemin değerini biliyor.

1986 senesinde meydana gelen Çernobil reaktör kazasından yıllar sonra, bugün dahi ülkemizde bu kazanın etkileri görülmektedir. Binlerce insan kansere yakalanmış, binlercesi dolaylı olarak ölmüş, binlerce hayvan hastalanmış, ekinler gitmiş...

***

Geçtiğimiz dönemlerde izlediğim Güney Kore yapımı Pandora filmi, bir nükleer enerji kazası sonrasında ülkede yaşanan felaketleri gözler önüne seriyor. Hükümetin, para babalarının, büyük firmaların, pis siyasi ilişkilerin iç içe geçtiği durumda Güney Kore Cumhurbaşkanı’nın kalben çöküp “Biz bu kadar güçsüz ülke miydik?” diye sorması Türkiye ile kıyaslanamaz dahi. Bugün, sadece Samsung gibi bir markasının bile 200 milyar dolara yakın piyasa değeri bulunuyor. Türkiye’de kaç firma acaba bu kadar büyük bir piyasa değerine sahip. Durumu daha iyi aktarabilmek için Samsun valimizin şu veciz siteminin yer aldığı haberis sizlere aktararak aranızdan ayrılmak istiyorum:

Samsun Valisi Osman Kaymak, Samsun'un tanıtımı ile ilgili yaptığı açıklamada, "İnternet tarayıcılarında Samsun’u aratınca Samsung çıkıyor' diyorlar. Ben de bazen Samsun’u aratınca Samsung çıkıyor. Samsung dünya markasıdır. Ama Samsun'un önüne geçmemesi lazım" dedi.

Nükleere hayır!

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Yorum sahiplerinin yaptıkları yorumların içeriği ile ilgili yasal sorumluluk yorum sahibine aittir.Ekonomi Haber yorum sahiplerinin ip adreslerini saklamakla yükümlüdür.