"Amma çok kitap okuyon" - "Diye bağırdı sığır adam"

Yiğit Özgür’ün eğlenceli karikatürü. Bilirsiniz. Okumak ve kitap üzerine yazılan karikatürlerin sonu gelmez.  

Ben gün aşırı metro+marmaray+tramway kullanan bir Türk genci(!) olarak Türkiye’de kitap okunmuyor savını kendi içerimde çürütüyorum. Cemil Meriç’in bir sözünü de evirip çevirip “bu ülkede kitap okunmuyor diyenler, kitap okumayanlardır” diye şuraya da bırakıyorum. Daha dün akşam bir tanesini bitirdim. Yarına başka bir tanesine başlayacağım. Beni okuyan üç-beş kişisiniz ve biliyorum ki siz de birkaç bir şeyler okuyorsunuz. En olmadı vesaitte yanınızda okuyanınkini yol boyu kesiyorsunuz.

Kendimi içerisine katarak sizi de anlıyorum aslında. En ince kitabın fiyatı olmuş 13,5 TL. ince diyorum zira uzun süre yayınevlerinde çalıştım yani işin mutfağını bi’ zahmet öğrendim. Kitap fiyatlarının içerikle değil maliyetle doğru orantılı olduğuna şahidim. Bunun kâğıt parası var, redaksiyon ödemesi var, kapak maliyeti var, telif hakkı var, editöryal masrafları var, tanıtım - PR çalışması var, bandrolü var, dağıtımı ve en keskin en büyük kalemi olan simsar dağıtımcı masrafları var. Komisyonu atlamayalım bir de satılmayan kitabı, dergiyi vb toplamak için dahi para isteyeni var. Var oğlu var.

Birkaç büyük ticarethane ay pardon yayınevi dışında zaten dosyanıza sponsor bulmanız imkansız. Kalan ufak tefek şirketler ise sizden maliyeti karşılamanızı istiyor ve dosyanız yani henüz baskıya hazırlanmamış kitabınız çok satanlarda –bestseller- olsa bile en az ilk baskının gelirinden size telif ödemiyor. Ama dişe dokunmuyor, oraya buraya laf atmıyorsanız da kitabınızın satın alınması –bakın okunmanız demiyorum- hatta öncesinde büyük yayınevlerinin peşinize düşüp dosyanızı basmak istemesi zaten olanaksız. Bunu fırsat bilen yurdum insanı bir meselenin ucundan tutup, hatırla gönülle ve yahut cebindeki son kuruşla kitap bastırıyor. Bir yandan mutlu oluyorsun tabii, çeşit artıyor. En gözle gördüğüm Davos çıkışı sonrası “one minute” adında bir kitap yazılmış ve yayınlanmış olmasıydı. Her hangi bir PR çalışmasına gerek yok, gündem kitabı sattıran unsur oluyor zaten. Nitelikli klasiklere değinirsek çoğunun telifi olmadığından irili ufaklı pek çok ajans- yayınevi tarafından gerek yeniden çevrilerek gerek oradan buradan çeviri aparılarak zaten basılıyor. Biraz okuyan eden insansanız gayet makul fiyatlara en uygununu seçebilirsiniz. Ama tabi biz kendini gündemle meşgul eden bireyler olarak popülerizme biat ettiğimizden mütevellit tarihi çeşitlilikte o sezon hangi padişahın hayatı dizi ediliyorsa onun hikâyelerini anlatan, siyasette gündemde ne varsa, şiirde o ara kim öldüyse, sanatta ise neresi tahrip edildiyse ona manüple olup kitabevlerine bu nedenle yolumuzu düşürüyoruz.

Aşk-ı Memnu yayınlandığı vakitler kitapevinde bir sohbette üç kişinin “bunun kitabı varmış” dediğine, sorduğuna ve aldığına şahit oldu bu güzler.

Neyse, her halükarda alınsın. Okunsun. Ya da en kötü çantanızın ağırlığı, salonunuzun aksesuarı olsun. Olsun da yılda üç beş sefer kitap alıyorsanız en azından korsanı olmasın. Kitap fuarlarındaki sahte indirimlerden bahsetmeyeceğim ama internetten takip ederek bu hizmeti veren çeşitli sitelerden çok daha uyguna bir tıkla kitap temin edebilirsiniz. Ya da sahafların ikinci el koleksiyonundan yararlanıp hem de o mis gibi kâğıt kokusunu duyarak arzu ettiğiniz kitaba çok daha ucuza sahip olabilirsiniz. Ya da İstanbul sınırları içerisindeyseniz yayınevine misafir olup kitabı güler yüz ve iskonto kabiliyetinizle yüzde otuz beşe kadar indirimli edinebilir hem de işin mutfağını yakından görmüş olursunuz.

Kütüphaneme alamasam da olur ama muhakkak okumalıyım dediğiniz kitapları kütüphanelerden emaneten temin edebilirsiniz.

Kültür bakanlığı 2011 yılında bir Okuma Kültürü Haritası yayınladı. Güzel, kapsamlı bir çalışma idi. Bu henüz –bana göre- miadı dolmamış istatistikî verilere göre genel olarak;

  • Türkiye’de en çok tavsiye üzerine kitap okunuyor.
  • Düzenli izlenen yazar yok.
  • Halk kütüphanelerinin varlığı bilinmesine rağmen halk kütüphanelerinden yararlanma ihtiyacı duyulmuyor
  • Kitap seçiminde yayınevi tercihi yapılmıyor, fakat buna rağmen ilk üçün birinci sırasında Can Yayınları ve peşinden Timaş Yayınları ile Remzi Kitapevi geliyor.

Peki okur yayınevi tercihi yapmıyorsa insanlar neden en çok Timaş ve Can ya da Remzi’yi tercih ediyor. Çok basit; kuvvetli dağıtım. Hatrı sayılır kütüphanesi olanlar ya da ailesinden kütüphane yadigar kalanlar şöyle bir göz gezdirsinler, mesela benim babamın 40 yıl önceki öğrencilik yıllarından kalma pek çok kalem Remzi basımı kitabım var. Ya da Can.

Bunun yanında; Edirne’den Ardahan’a kırsanız direksiyonu, Türkiye’nin en ücrasına bile kitap ulaştırabilmiş, talep yokken dahî arz yaratabilen bir şirket görebilirsiniz; Timaş. Yani sadece piyasaya oynamıyor. Kendi çizgisi dahilinde olsun ya da olmasın her coğrafyaya bin harf taşıyor, elini taşın altına koyuyor.

Böyle olunca dağıtım ağını kuvvetli tutmak, tanıtım çabasına bile gerek duyurmuyor. Tabi bu sefer yaygın dağıtımın getirisiyle yaşanan bilinilirlik ve markalaşma, kitap fiyatlarının bir tık yukarıda olmasına neden oluyor, bu da okuru korsan kitaba yönlendiriyor. Tabi lütfen limonatadan bile özel tüketim vergisi alan devletin kitabın her aşamasında yayınevlerine de ufak ufak vergi kitlediğini ve bunun da dolaylı olarak alıcıyı-okuru etkilediğini unutmayalım.   

Korsan kitap sadece fotokopidir ve emek hırsızlığıdır. İnsan Hakları’nda yüksek lisans yapan eşimin dersine giren profesör, bilim etiği dersinde intihal ve emek hırsızlığı hakkında salıklaaar verdikten sonra çantasından çıkardığı kitabı bir öğrenciye uzatarak “şundan yirmi beş kopya çıkartın” demiş.

İşte mesele tam da burada başlıyor. Ama karakter sınırını aşmamak için ben meseleyi dilim döndüğünce anlatıp, başladığı yerde noktalıyorum...

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Yorum sahiplerinin yaptıkları yorumların içeriği ile ilgili yasal sorumluluk yorum sahibine aittir.Ekonomi Haber yorum sahiplerinin ip adreslerini saklamakla yükümlüdür.