Türkiye devleti, geçmişten gelen devlet geleneği ile üç bin yıldan fazla bir kültürü temsil etmektedir. Söz konusu kültür içerisinde nice ekonomik politika nice yönetim sistemi ve nice zaferler barındıran bir ülkeden söz ediyoruz. Son yüz yıldır ise, cumhuriyet ideoloji ile beslenmiş bir ülke varlığını muhkem bir şekilde koruyor.

Tarihsel gerçeğe baktığımız zaman Animizm inancına dayalı devlet politikasını Orta Asya’da yaşatan Türk devletleri, dönemin konjonktürel yapısı ile birlikte evrilerek farklı dinleri kabul etmiş ve devlet geleneğini de buna göre değiştirmiştir. Örneğin, yerleşik bir toplum yaşantısını gerekli kılan Maniheizm, Uygurlara birçok farklı statü ve görev yüklemiştir. Zaman içerisinde Oğuzlar’ın subaşısı yani başkomutan gibi bir unvana sahip olan Selçuk Bey de, birtakım sebeplerden ötürü göç eylemek zorunda kaldığında coğrafyanın ve dönemin şartlarını iyi tahlil etmeyi başarmıştır. Tam da bu nedenden ötürü İslâmlığı seçen Selçuk Bey, devletini de bu temellere ilişkin yapı taşları ile kurarak çok kısa bir sürede büyümeyi başardı. Günümüzün Anadolu Türklerinin öncülü olan Selçuklular, o günkü şartlara binaen seçtikleri İslâm’ın, çok kısa bir süre sonra koruyucuları dahi olacaktı.

Yukarıda izah ettiğimizin aynısını, Osmanlı Devleti de tatbik etmiştir. Çevresindeki diğer Türk ve İslâmlık beylikler İlhanlı’ya kafa tutmaya ve yıkılmaya mahkûmken, bu devlet sonuna kadar bağımlı olmayı ve vergi vermeyi kabul etmiş, neticede asırlarca ayakta kalabilecek bir devlet düzeneği geliştirmişti. Miadı dolduğu zaman ise görevi Türk paşalar devraldı ve günümüzde içerisinde yaşadığımız topraklarda Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Nasıl ki Selçuk Bey’den laik ve demokratik bir Selçuklu Devleti kurmasını bekleyemezsek, hiç şüphesiz Mustafa Kemal Atatürk’ten de teokratik bir devlet kurmasını bekleyemezdik.

Tüm bunları kaleme almaktaki tek gayem, Türkiye’nin yekpare bir ülke değil, geçmişten gelen binlerce yıllık kültürünün bulunduğunu hatırlatmaktır. Peki, bu niye gerekliydi?

Mâlumunuz ki, ileride belki de Türk ekonomistler tarafından Kara Cuma olarak adlandırılacak olan 10.08.2018 tarihinde başta dolar kuru olmak üzere dövize karşı Türk lirasının inanılmaz değer kaybını seyrettik. Devlet eliyle zengin olanlar, kara para aklayanlar, illegal işlerle uğraşanlar ya da haram yiyenler kümeden çıkarıldığında, kimse için bu döviz kurunun yükselişinde fayda bulunmamaktadır. Câhil kesimin, “benim dolarla işim yok” demesine bakmayınız lütfen. Zira, son üç yüz yıldır üretimi elinden alınmış bir toplumda; tuvalet taşı da, yumurta da, benzin de, kitap da, koltuk da, beyaz eşya da dolara endeksli durumdadır. Hatta, geçtiğimiz haftalarda Nevşehir’e yaptığımız bir gezide sokakta hediyelik taş satan bir abla ile pazarlık yapmak istediğimde, o taşların dolar ile ülkeye geldiğini ve bu nedenle pazarlık yapamayacağını söylemişti. Dolayısıyla doların yükselmesi, bu halktan herkesi etkilemektedir.

Gerçekten, sorunun kendisi iktidar partisi mi, yoksa birazcık da olsa Türk toplumunda bu sorunun emareleri bulunuyor mu? Örneğin, devletin müsamaha göstermesi ile çekirdek gibi kredi dağıtan bankalardan çekilen meblağlar, direkt otomobillere ve dolaylı yoldan dolara endeksli petrol firmalarının kasalarına yatırılmıyor mu? Muhtelif dönemlerde devlet tarafından destekli iş kurma kredilerini alıp, fabrika temellerini atıp işi yarım bıraktıktan sonra hemen Antalya’ya otel kuran iş insanları yok mu? Evlenecek olan çiftler Türk malı ürünler değil de, Siemens, Bosch, Philips, LG, Samsung, Apple gibi elektronik cihazlar satın almayı tercih etmiyor mu? Serzenişlerinizi anlıyorum: Türk malı ürünlerden hayır mı gelir? İşte, bu noktada topu direkt hükümete atmak gerekiyor.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol